20.11.2008
bebeklere isim bulma sorunu
Bebeklere isim bulmak en zor işlerden biri olmalı. Yeni edindiğimiz bir köpek veya kediye isim bulmak bile kolay değil iken verilecek ismi ömür boyu saklayacak ve kullanacak bir insana isim bulmak şüphesiz önemli bir konu.Bulacağımız isim kolay söylenebilir olmalı,anlamlı, güzelliği, şirinliği yansıtan,sevdiğimiz birisini hatırlatan, çocuğumuz için ileride arzu ettiğimizi ifade eden olmalı veya bu ve benzeri isteklerimizden birkaçını birden karşılamalı. Şahsen klasik isimlerden yanayım. Anlamlarına bakmak, benimsemek koşuluyla ki,bunlar çok tuhaf olmamak koşuluyla (Mesela Müjgan "kirpikler" demek gibi) Ayşe, Zeynep, Ahmet, Mehmet gibi Arapça-Farsça kökenli (bu isimler aslında Türkçeleşmiştir, söylenişleri ve yazılışları bize özgüdür) isimler ile Orhan, Hakan,Yılmaz, Sevgi,Başak gibi Türkçe isimler tercihimdir.Bir kısım insanların yaptığı gibi sırf Kuran'da geçiyor diye bebeklere telaffuzu zor,tuhaf anlamlı ve alışılmadık isimler verilmesine karşıyım. Sonuçta Kuran yaşamın tümünden bahsediyor,içinde kötülerden bahseden pek çok kelime de var (mesela; zebani) iken herhangi bir ismi Kuran'da geçiyor diye koymak akıllıca değil.Öte yandan çocuklara Ada,Yağmur,Su gibi isimler ile Savaş, Hıncal,Öcal gibi isimler konulmasını yadırgarım.Sanki koyacak başka isim yokmuş gibi gelir bana. Melisa gibi Avrupai isimlerden ise hiç hoşlanmam. Avrupalıların isimleri kendi kültürlerini yansıttığı gibi çocuklarımıza vereceğimiz isimler de bizim Türk-İslam kültürüne aidiyetimizi yansıtmalı. İsimler çocukla alay edilmesine vesile olmamalı. Mesela Temel, Satılmış, Abdülcabbar gibi isimler anlamları güzel olsa da alaya konu olmaktalar günümüzde. Düşüncesizce verilecek bu isimler çocukların ileride sıkıntı duymasına neden olacaktır.
bedava kömür
Belediyelerin halka bedava kömür ve öteberi dağıtmaları kimi çevrelerden tepki görüyor.Eleştirilerin bir kısmı, sözkonusu yardımların fakir halkın oylarını almak için yapıldığı,bir kısmı ise, "benim vergim bana sorulmadan yardım amaçlı kullanılamaz" türünde. Ancak konuya toplumsal sorumluluk ve vicdani yönden bakıldığında sözkonusu yardımların daha farklı değerlendirilmesi gerektiği ,sosyal barış ve huzurun korunması bakımından ne denli önemli ve gerekli olduğu ortaya çıkacaktır.İlk olarak Türkiye geneline yaygınlaşan bu tür yardımlar aynı zamanda fakir halka sosyal kaynak transferi anlamına geliyor.Yani en yoksul kesime destek, katkı.Genel bütçe olanaklarından,teşviklerinden, sübvansiyonlarından işi, gücü, dükkanı, maddiyatı olmadığı için yeterince yararlanamayan halk için bu yardımların ilaç hükmünde olduğu açıktır. Diğer taraftan belediye "benim paramla yardımda bulunamaz" ifadesi ise asla gerçekçi değil.Çünkü belediye gelirlerinin hangi (yasal zorunlulukların yanısıra) harcamalara kullanılacağı yetkisi seçimle alınmıştır ve bu yetki çerçevesinde harcamalar yapılabilir.Ayrıca belediyelerin yerel yönetim merkezleri olması hasebiyle,çaresiz ve zavallı hemşehrilerini kolayca tespit ederek onlara yardım elini uzatması yadırganacak bir olay değil,zira çok tabii bir görev sayılmalıdır.
Bununla birlikte yardımda bulunacak belediyelerin şu hususları dikkate almaları doğru olur;
-Ödeyemeyeceği kadar fazla borcu olan belediyelerin yardımda bulunması yanlış anlaşılmalara neden olur.
-Yardımın çerçevesi geniş tutulmamalı,yalnızca kendine bakmaktan aciz,kimsesiz yaşlı ve ağır hastası olanlar özenle taranarak belirlenmelidir.
-Yardımlarda oy hesabı,partizanlık yapıldığına dair en küçük işaret vermekten kesinlikle kaçınılmalıdır.
18.11.2008
takiyye olmasın
Demokratik sistemlerin olmazsa olmazlarından birisi muhalefet.İktidarın icraatlerini takip eden,yanlışlarını bularak bir anlamda denetim görevi yapmanın yanısıra somut alternatifler ortaya koyan üretken ve yapıcı bir muhalefetin varlığı ülke yararları açısından hayati önem taşır.Bununla birlikte gelir dağılımının son derece bozuk olduğu,geniş halk yığınlarının büyük ekonomik sıkıntılar çektiği ülkemizde,bu kesimlerin sesi soluğu olabilecek sosyal demokrat tabanlı bir siyasal partinin varlığı ve muhalefet eksikliği özellikle 1980 darbesinden bugüne kadar geçen süreç içinde fazlasıyla hissedilmekte.Halen sözkonusu görevi yürütme iddiasında ve konumunda bulunan Cumhuriyet Halk Partisinin politikaları ise tam anlamıyla hayal kırıklığı. Yaşadığımız süreçte anamuhalefet CHP'nin geniş halk
kesimlerinin sosyo-ekonomik taleplerini dile getirme derdi olmadığı gibi , diğer konularda da alternatif politikalar üretemediği, veya üretmişse de kamuoyuna ifade etmekte yetersiz kaldığı gözlenmektedir. Ekonomik-sosyal sorunları dert etmediği anlaşılan CHP, ayrıca bir sosyal demokrat partinin asla yapmaması gereken bir şeyi yaparak , sımsıkı bir şekilde statükoculuğa soyunmuştur.Söylemleri ile mutaassıp halk kesimi (Türk sosyal demokrasi tabanının oturacağı halk kesimlerinin çoğunluğu mutaassıptır) ile arasına ciddi mesafe koyan CHP pek çok kez de başörtülü gazetecileri, konukları, dinleyicileri kendi ortamından kovmak gibi basit davranışlara yeltenmiştir.Böyle bir CHP'nin Genel Başkanının en son iki gün önce İstanbul Sultanbeyli parti toplantılarında başörtülü,hatta çarşaflı bayanlara rozet takarak,onları üyeliğe kabul ederek kendi içinde inanılmaz bir çelişkiye imza attığı görülmüştür.Acaba bu durum CHP'nin politiklarında esaslı bir değişikliğe gittiğinin göstergesi midir,yoksa anlık ve görüntü olsun diye yaptığı bir uygulama mıdır?Doğru olacak yol birinci şıktır,ikincisi ise hiçbir işe yaramaz.
kesimlerinin sosyo-ekonomik taleplerini dile getirme derdi olmadığı gibi , diğer konularda da alternatif politikalar üretemediği, veya üretmişse de kamuoyuna ifade etmekte yetersiz kaldığı gözlenmektedir. Ekonomik-sosyal sorunları dert etmediği anlaşılan CHP, ayrıca bir sosyal demokrat partinin asla yapmaması gereken bir şeyi yaparak , sımsıkı bir şekilde statükoculuğa soyunmuştur.Söylemleri ile mutaassıp halk kesimi (Türk sosyal demokrasi tabanının oturacağı halk kesimlerinin çoğunluğu mutaassıptır) ile arasına ciddi mesafe koyan CHP pek çok kez de başörtülü gazetecileri, konukları, dinleyicileri kendi ortamından kovmak gibi basit davranışlara yeltenmiştir.Böyle bir CHP'nin Genel Başkanının en son iki gün önce İstanbul Sultanbeyli parti toplantılarında başörtülü,hatta çarşaflı bayanlara rozet takarak,onları üyeliğe kabul ederek kendi içinde inanılmaz bir çelişkiye imza attığı görülmüştür.Acaba bu durum CHP'nin politiklarında esaslı bir değişikliğe gittiğinin göstergesi midir,yoksa anlık ve görüntü olsun diye yaptığı bir uygulama mıdır?Doğru olacak yol birinci şıktır,ikincisi ise hiçbir işe yaramaz. Yukarıda da belirtildiği üzere sosyal demokrasi üzerinden siyaset yapan bir partinin hele Türkiye gibi bir ülkede yoksul muhafazakar kesimi dışlaması yarışa 3-0 yenik başlaması anlamına gelmektedir. Umarız ki yapılanlar görüntüden, takiyyeden ibaret değildir.Umarız ki CHP sonunda doğruyu görmüştür ve bundan böyle sözkonusu kesimleri dışlamayacak ,her kesimi kucaklayacak, bütünleştirici bir politika yapma kararı vermiş olsun.
yazar
kutla
zaman:
18.11.08
0
yorum
Etiketler: ana muhalefet, sosyal demokrasi, takiyye
17.11.2008
G20 üzerinden Türkiye
Dünyayı sarsan küresel krize çare bulmak için toplanan G20 adlı oluşum içinde,yani "büyük ülkeler" arasında ülkemizi görmek, televizyondan basından izlemek vatan millet meselelerine küçük yaşlardan beri meraklı ve duyarlı Benim için müthiş keyifli oldu doğrusu.Türkiye son yıllarda gerek komşuları,gerekse bölgesel konularda yapmış olduğu çıkışlar, izlediği aktif dış politikalar ve manevralar ile uluslararası arenada iyi puan toplamış durumda. Bunun semeresini de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliğine yüksek bir oyla seçilmekle almış oldu. Türkiye Osmanlının gücünü henüz muhfaza ettiği 19.yüzyılın başından bu yana uluslararası platformda ilk kez bu kadar etkin ve söz sahibi. Küresel bazdaki sorunların çözümüne katkı sağlanması için belirli ağırlıkları olan ülkelerden oluşturulmuş G20 Oluşumuna dahil olan ülkeleri tanırsak,ülkemizin dünyada algılanan yerini de daha iyi görmüş oluruz.Bu ülkelerin en başta geleni hiç şüphesiz ABD, süpergüç malum.Japonya, Almanya, Çin ise ABD'yi takip eden büyük ekonomiler. İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada ve Güney Kore yine kalkınmış endüstri ülkeleri. Rusya, Avustralya,Brezilya, Hindistan ve Arjantin ise gerek nüfus gerekse kaynakları itibarıyla büyük potansiyeli olan ülkeler.Suudi Arabistan en zengin petrol ülkesi, İndonezya kalabalık nüfusu ile bölgesel güç,Güney Afrika Cumhuriyeti Afrika'nın en gelişmiş ülkesi.Meksika ise komşusu ABD'nin kıyağı ile listeye girmişe benziyor.Diğer ülkeler ise
Avrupa Birliği ve Türkiye.Aslına bakılırsa,sayılan ülkeler dışında ekonomisi (ülkede bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetler toplamı,yani; gayrı safi milli hasıla) Türkiye'den büyük başka ülkeler de var dünyada. Mesela İspanya ve Hollanda gibi.Ancak Türkiye'yi diğerlerinden farklı ve üstün kılan bazı özellikleri var.Bir defa Türkiye dünyanın neredeyse tam merkezinde bir köprü konumunda.Bir ucu Avrupa'da,bir ucu Asya ve Kafkaslarda, Afrika'ya da yakın.Ortadoğusu ile, Kafkasları ile ve Balkanları ile etrafı fokur fokur kaynayan ateş çemberinin içinde güvenli bir ada gibi.Ayrıca ateş çemberi içindeki her bir ülke ve millet ile köklü tarihi ve kültürel bağları var. Bu bölgeleri yüzlerce yıl sorunsuz yönetmeyi başarabilmiş bir ülke Türkiye.Mensubu bulunduğu İslam dünyasının en gelişmişi,en moderni ve en güçlüsü.Doğal kaynakları,ekonomik potansiyeli henüz çok az kullanılıyor.Hızlı nüfus artışına rağmen büyüyebilen dinamik bir ekonomisi ,güçlü bir ordusu var. Demokrasinin zaman zaman kesintiye uğratılmasına ve azgın terör belasına rağmen işbaşına gelen her hükümet taş üstüne taş koymayı başarmış.Son bir yıl içinde tüm dünyayı kasıp kavuran ve hangi noktada duracağı öngörülemeyen küresel krizi hariç tutulursa,ekonominin göreceli olarak istikrara kavuştuğu söylenebilir.Türkiye'yi farklı kılan eşsiz konumu ve özelliklerinin oluşturduğu avantajlar aynı zamanda öneminin artarak sürmesini sağlıyor,yeni yeni olanaklar sunuyor.
Avrupa Birliği ve Türkiye.Aslına bakılırsa,sayılan ülkeler dışında ekonomisi (ülkede bir yıl içinde üretilen mal ve hizmetler toplamı,yani; gayrı safi milli hasıla) Türkiye'den büyük başka ülkeler de var dünyada. Mesela İspanya ve Hollanda gibi.Ancak Türkiye'yi diğerlerinden farklı ve üstün kılan bazı özellikleri var.Bir defa Türkiye dünyanın neredeyse tam merkezinde bir köprü konumunda.Bir ucu Avrupa'da,bir ucu Asya ve Kafkaslarda, Afrika'ya da yakın.Ortadoğusu ile, Kafkasları ile ve Balkanları ile etrafı fokur fokur kaynayan ateş çemberinin içinde güvenli bir ada gibi.Ayrıca ateş çemberi içindeki her bir ülke ve millet ile köklü tarihi ve kültürel bağları var. Bu bölgeleri yüzlerce yıl sorunsuz yönetmeyi başarabilmiş bir ülke Türkiye.Mensubu bulunduğu İslam dünyasının en gelişmişi,en moderni ve en güçlüsü.Doğal kaynakları,ekonomik potansiyeli henüz çok az kullanılıyor.Hızlı nüfus artışına rağmen büyüyebilen dinamik bir ekonomisi ,güçlü bir ordusu var. Demokrasinin zaman zaman kesintiye uğratılmasına ve azgın terör belasına rağmen işbaşına gelen her hükümet taş üstüne taş koymayı başarmış.Son bir yıl içinde tüm dünyayı kasıp kavuran ve hangi noktada duracağı öngörülemeyen küresel krizi hariç tutulursa,ekonominin göreceli olarak istikrara kavuştuğu söylenebilir.Türkiye'yi farklı kılan eşsiz konumu ve özelliklerinin oluşturduğu avantajlar aynı zamanda öneminin artarak sürmesini sağlıyor,yeni yeni olanaklar sunuyor.Başta siyasetçiler ve idareciler olmak üzere tüm halkın kendi küçük dünyalarında gezinmek yerine,başlarını gömdükleri kumdan çıkartarak,ülkemizin dış dünyada algılanan öneminin,değerinin,yerinin farkına vararak hareket etmeleri ülkemize yeni ufuklar açacak,üstesinden gelinemeyecek sorun olmadığı düşüncesini aşılayacak, "Refah içinde Büyük Türkiye" amacı doğrultusunda kendiliğinden hareket oluşumuna neden olacaktır.Tüm bu gerekçelerle karamsarlığa en küçük bir hakkımız bile yok iken,geleceğimize dair iyimser olmak için ise, pek çok neden var, diye düşünüyorum.
yazar
kutla
zaman:
17.11.08
0
yorum
Etiketler: G20, küresel kriz
14.11.2008
ya sev ya terket mi ?
Memleketten adam postalamaya bayılan,bundan tarifsiz zevk alan bir milletiz galiba. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra kapı dışarı ettiğimiz meşhur Yüzellilikler ile başlayarak,1980 Öncesinde solcu gençlere "komünistler Moskova'ya" ,28 Şubat sürecinde dindarlara "mollalar İran'a" diye yol göstermişiz.Şimdi ise terörle bağlantılı olduğu düşünülen Kürtlere "ya sev ya terket" diye seçenek gösteriyoruz.Tabii hak arayan, düzeni sorgulayan toplumsal gruplara bu şekilde yol göstermek, onları tehdit etmek uygarca bir tavır değil asla.Asıl olan,sorunların çözümüne katkıda bulunmak, uzlaşıcı olmak, tahammül etmek.Vaktiyle ülkedeki gelir adaletsizliğini,yoksulluğu, çaresizliği görüp isyan eden solcu gençler "hayır öyle değildir,aslında hiçbir sorun yoktur" denilerek ikna edilemezdi,çünkü her şey açık seçik ortada,yani kral çıplak idi. Benzeri şekilde baskı gördüklerini ifade ederek hak arama çabasındaki dindarlara hiçbir sorunları yokmuş gibi "daha ne istiyorsunuz" diyerek İran'a yollamak ta sorunları çözmek demek değildir.Bugün ise halledilemeyen terör belasından dolayı Kürtleri "ya sev ya terket" diyerek ikilemde bırakmak gerçekçi bir yaklaşım değildir, terör sorununun çözümüne katkı sağlamaz.
Bu ülke kimsenin babasının malı değil.Çünkü padişahlık döneminin sona ermiş olmasının yanısıra ne anayasada ne kanunlarda böyle bir hüküm var.Bu nedenle devletin sahibiymiş gibi hoşnut olmadığı gruplara ülke dışında adres gösterenlerin iyi niyetinden,demokratikliğinden,olgunluğundan söz edilemez.Olsa olsa egoistlikten, cahillikten,barbarlıktan sözedilebilir.
Kimse başkaları dediği için doğup büyüdüğü, göbeğinden bağlı olduğu ülkesini terketmeyeceğine göre sözkonusu tepkiler hiçbir işe yaramayacağı gibi, gerginliğin artmasından başka sonuç ta doğurmaz.Asıl olan başkalarına,farklı düşünce ve inançta olanlara tahammül etmek,birlikte ve huzur içinde yaşamak için çözüm yolları aramaktır,dışlamak değil. İnsanoğlunu diğer canlılardan üstün kılan ,kendine özgü düşünce ve anlayışının var olması,olayları yorumlayıp farklı farklı karar ve sonuçlara varabilmesidir.Bu anlamda kişiden kişiye değişen özellikler,farklılıklar,her insanın içinde farklı bir dünyanın varlığı belki de en büyük zenginlik kaynağımızdır.Tüm insanların robot gibi aynı düşünce ve inançta olduğu bir dünyanın çekilmez olacağını, tadının tuzunun kalmayacağını öngörebilmeliyiz en azından.
Kimse başkaları dediği için doğup büyüdüğü, göbeğinden bağlı olduğu ülkesini terketmeyeceğine göre sözkonusu tepkiler hiçbir işe yaramayacağı gibi, gerginliğin artmasından başka sonuç ta doğurmaz.Asıl olan başkalarına,farklı düşünce ve inançta olanlara tahammül etmek,birlikte ve huzur içinde yaşamak için çözüm yolları aramaktır,dışlamak değil. İnsanoğlunu diğer canlılardan üstün kılan ,kendine özgü düşünce ve anlayışının var olması,olayları yorumlayıp farklı farklı karar ve sonuçlara varabilmesidir.Bu anlamda kişiden kişiye değişen özellikler,farklılıklar,her insanın içinde farklı bir dünyanın varlığı belki de en büyük zenginlik kaynağımızdır.Tüm insanların robot gibi aynı düşünce ve inançta olduğu bir dünyanın çekilmez olacağını, tadının tuzunun kalmayacağını öngörebilmeliyiz en azından. 12.11.2008
katı anayasaların kötülüğü
T.C. Anayasası hakkında bitmek bilmeyen tartışmalara bir yenisi daha eklendi son günlerde.Tümüyle değiştirilemediği ve parça parça değiştirildiği için kırk yamalı bohçaya benzeyen Anayasamızın bu kez değiştirilemez maddeleri tartışmaya açıldı. Bir tarafta değişim yanlıları,bir tarafta statükocular,art niyet aramalar,karşılıklı suçlamalar birbirini kovalıyor. Konunun yorumlanabilmesi için Anayasamızın "Genel Esaslar" başlığı altında yazılı ilk üç maddesi ve sözkonusu bu üç maddenin değiştirilemeyeceğini,değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini hükme bağlayan 4. maddesi aşağıda belirtilmiştir:
I. Devletin şekli
MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
II. Cumhuriyetin nitelikleri
MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti
MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.
IV. Değiştirilemeyecek hükümler
MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.
Anayasamız bu haliyle "katı anayasalar" kategorisine girer.Yani değiştirilmesi en zor olan anayasalardan birisidir,esaslı bir şekilde değiştirilmesi ancak ihtilallerden sonradır ki,bu ise övünülecek bir şey değildir.
Gelelim fazla katılığın zararlarına: Farzı muhal diyelim ki,Ankara'nın başkent olma durumu değiştirilemez,değiştirilmesi teklif dahi edilemez iken ,hiç istenmez ama oldu ya,çok güçlü nükleer başlık taşıyan bir füze kasten veya hesap hatası sonucu Ankara'ya düştü.Sonuçta,Ankara ve yakın çevresi nükleer patlama sonucu yayılan yüksek radyasyondan dolayı en az 50 yıl yaşanmayacak hale geldi.Peki bu durumda Ankara'nın başkentliği devam edecek mi, edecekse nasıl?Yoksa milletvekilleri özel teçhizatla çalışacaklar veya Meclis 50 yıl boyunca tatil mi edilecek?Gerçi biz bu duruma çare bulamayacak millet değiliz.Hemen takiyyeye başvurur, mesela, Yozgat'ın adını Ankara olarak (hatta Özankara olabilir) değiştirir,başkenti buraya kurar ve anayasa hükmünün ihlal edilmesine de değiştirilmesine de asla izin vermeyiz.Nitekim Türk usulü demokrasimizde çareler tükenmez.Ancak bu takiyye gerçekte neyi halleder,ona karışmayız.
Başka bir örnek,diyelim yine oldu ya,Avrupa Birliği bitmek bilmez ısrarımızdan bıktı ve Türkiye'yi tam üyeliğe (Blog yazarının arzusu Avrupa Birliği üyeliği değil,Avrupa standartlarının esas alınmasıdır) aldı.Üyesi olduğumuz Avrupa Birliğinin aldığı karar göre tüm üye ülkelerde milli bayraklar ve milli marşlar kaldırılacak,yerine Birleşik Avrupa Devletinin bayrağı ve marşı zorunlu olarak kullanılacak.Peki bu durumda kırmızı beyaz bayrağımızı ve İstiklal Marşımızdan bahseden 3. maddeyi nasıl kurtaracağız?Takiyye yapabilir miyiz acaba?Yani Avrupa Birliği temsilcileri geldiği zaman ortak marş,ortak bayrak,gittikleri zaman milli marş milli bayrak,yutarlar mı acaba?Uyanık Avrupalıların yutmayacağına emin olabilirsiniz.Hem sormazlar mı bize;"bre Türkolar. Madem kendi milli değerlerinizden vazgeçmeyecektiniz,biz sizi inatla üyeliğe almak istemediğimiz halde siz niçin bu kadar ısrarla,yaklaşık 200 yıl peşimizden koşup sonunda üye olmayı istediniz ,niçin?"
Başka bir örnek,diyelim küresel ekonomik krizden sonra dünyada uygar ülkeler radikal tedbirler aldılar ve zorunlu olarak cumhuriyet yönetim sisteminden vazgeçip tamamen farklı özellikte yönetim sistemine geçtiler.Hatta birkaç totaliter ülke hariç tüm ülkeler aynı yolu takip etti, rejimlerini değiştirdiler.Muasır medeniyetin kendini geliştirdiği,sonuçta farklılaştığı o zamanda biz Anayasayı ihlal etmemek için Cumhuriyet olarak yaşamaya inatla devam mı edeceğiz?Edersek ne olur, edemezsek ne olur?
Anlaşılacağı üzere böylesine katı bir anayasa ile,statükoculukla dünyanın gittiği istikamette değişime ayak uydurmamız mümkün değil,yeri geldiğinde mutlaka tökezleriz. Tarih boyunca yenilik arayanlar,değişim isteyenler olmasaydı uygarlık bir arpa boyundan fazla yol almayacak,insanoğlu belki hala cilalı taş devrini yaşıyor olacaktı.Çare eskiye,statükoya sarılmak değil,değişim için gerekli kararlılığı, esnekliği gösterebilmektir.Çünkü değişim olmadan gelişim mümkün değildir.İnsan yapısı olan ve yeni ihtiyaçlara göre değiştirilebilmesi gereken Anayasamıza bu gözle bakmamız ülke istikbali için son derece önemlidir.
SON SÖZ:"Değişimden ürkenler,cesaret edemeyenler veya gerekli değişimi başaramayanlar tarih olmaya mahkumdurlar."
11.11.2008
okullarda neler oluyor?
Milli Eğitim politikalarına,velilere,okul idarecilerinin suratlarına tokat gibi vuran,acı gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya döken şöyle bir haber geçti 11 Kasım günü ajanslara :
'Sınıf'ta cinsel ilişki şoku!
İlköğretim sınıfında ilişkiye giren 14 ile 15 yaşlarında iki öğrenci sınıfta basıldı!...
İlköğretim sınıfında ilişkiye giren 14 ile 15 yaşlarında iki öğrenci sınıfta basıldı!...
Yazılı ve görsel basında okullarda meydana gelen ,daha önce alışılmadık,iğrenç benzeri olaylarla ilgili pek çok haber gördükten sonra sormamak olanaksız.Ne oldu çoluk çocuğumuza, neler oluyor,niçin oluyor?Öğrencisine sapıklık eden öğretmen haberleri bir yana,bebe yaşındaki çocukların cinsel fantezilerini gerçekleştirmek için yaptıklarını,farkında olmadan kurban haline gelen büluğ çağındaki kız öğrencileri duyuyor, kahroluyoruz. Kendi öğrencilik yıllarımı hatırlarım.Yirminci yüzyılın başları filan değil. 1970'ler, 80'ler.En muzip öğrenci bile derslerde değil sakız çiğnemek çıt bile çıkaramazdı. Çünkü öğretmen farkettiği zaman "gereğini" yapardı.Öğretmenlerle şimdiki gibi samimi diyaloglar mümkün değildi.Sokakta öğretmen gördüğümüzde yol değiştirmeyi tercih ederdik.Kız öğrencilerin etek boylarının dizden yukarı çıkması olacak iş değildi.Lise öğrencileri arasında aşna fişna işler olurdu tabiatıyla,ama şimdiki gibi değil.Platonik aşktan öteye geçmezdi çoğu defa.Zaman zaman pusulayı şaşıranlar çıkarsa da onların okul hayatları sona ererdi .
Şimdi ise gördüklerimize,duyduklarımıza
inanmak güç bizim için.İlköğretim çocukları bile sevgililerle,çıkmalarla,kız kavgaları ile meşgul.Lise öğrencilerinin önemli bir kısmı ise tam bir rezalet batağında.Makyajlı,süslü,cezbetme yarışındaki kız öğrencilerin alabildiğine kısalmış etek boyları,bıçaklı sevgili kavgaları,akılları cinsellik peşinde olan delikanlılar, arkadaşları ile cahilce cinsel münasebetlere girip rezil olan, hayatları kararan yeni yetme kızlar,korkudan ortalığa atılmış gayrımeşru bebekler ve hatta intiharlar.
inanmak güç bizim için.İlköğretim çocukları bile sevgililerle,çıkmalarla,kız kavgaları ile meşgul.Lise öğrencilerinin önemli bir kısmı ise tam bir rezalet batağında.Makyajlı,süslü,cezbetme yarışındaki kız öğrencilerin alabildiğine kısalmış etek boyları,bıçaklı sevgili kavgaları,akılları cinsellik peşinde olan delikanlılar, arkadaşları ile cahilce cinsel münasebetlere girip rezil olan, hayatları kararan yeni yetme kızlar,korkudan ortalığa atılmış gayrımeşru bebekler ve hatta intiharlar.Bu sayılanların maalesef abartma olmadığını etrafına bakan, gazete okuyup haber izleyen herkes bilir.Hal böyle iken televizyonlarda bitmek bilmeyen,cinsellik bakımından aşırı ve olumsuz örneklerle dolu kahrolası okul dizileri çocukları uçuruma yuvarlamaya devam ediyor.Anne babaların çocuklarından haberlerinin,çocukların onlardan korkularının olmaması işleri hepten körüklüyor.Öğretmenler ise salmışlar kendilerini, oluruna bırakmışlar tedrisatı.Nasıl olsa dershaneler var.Yaşının gereği olması lazım gelen cinselliğin dozunu kaçırmış, bunun yanısıra alkol ve uyuşturucu batağına girmiş, şiddet sarmalında,mafya özentisindeki gençliğimiz tehlikeli uçurumlara doğru son sürat gidiyor.Buna rağmen ortada geleceğimizin garantisi çocukları,gençleri koruyacak ciddi önlemler göremiyoruz. Neyse ki iktidarda "muhafazakar bir parti ve muhafazakarlaşan bir Türkiye" var.Bir de olmasaydı neler olurdu acaba?
Okullar böyle olacaksa bu ülkenin işi bitik demektir.Birilerinin,Milli Eğitim mi,her kim ise,ne pahasına olursa olsun bir an önce bu tehlikeli gidişata engel olması lazım. Atatürk'ün işaret ettiği istikbal bu gençlere asla emanet edilemez.Çünkü bu eğitim sisteminden,bu okullardan emaneti alacak,bayrağı yükseğe taşıması gerektiğinin bilincinde "fikri hür ,vicdanı hür,irfanı hür" genç nesiller çıkmaz.
08.11.2008
10 Kasım yazısı
Bu ülkede Atatürk döneminde yapılanlarla ilgili eleştirel yazmak en zor işlerden biri.Çünkü yürürlükte olan Atatürk'ü Koruma Kanunundan dolayı, yazıda kullanılan herhangi bir ifade Atatürk'e karşı hakaret şeklinde yorumlanıp,pekala cezaya yol açabilir.Sözkonusu kanunun birinci maddesi şöyle: " Atatürk`ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır".Buradaki hakaret veya sövme fiillerinin kesin olarak tanımlanmasının mümkün olmadığı ve kanun uygulayıcıların yorumuna açık olduğu ortadadır. 

Şunu baştan söylemek lazım ki,10 Kasım günü 50. ölüm yıldönümü vesilesiyle anacağımız Mustafa Kemal Atatürk bu ülkenin kurtarıcısı ve cumhuriyetin kurucusudur. Sadece bu özellikleriyle bile, Koruma Kanununun baskısı olmasa dahi, bu ülkede yaşayan herkes Atatürk'ün hatırasına vefa borcu olarak saygı göstermek durumundadır.
Ancak rejim,cumhuriyetin nitelikleri, devletin bekası gibi bazı konularda konuşmanın, tartışmanın, eleştirinin tabu kabul edildiği,söz,yazı ve düşünce yasağının cezalarla desteklendiği bu ülkede Atatürk'e saygı derken de haliyle dozu kaçırdığımız,dış dünyaca tuhaf olarak algılanan hallere düştüğümüz muhakkak. Çocukluğumuzda 10 Kasım günleri tüm ülkede Atatürk sanki o sabah ölmüşcesine matem havası eserdi.Gazeteler siyah başlıklı çıkar,televizyon programları donuklaşır, ülke tümüyle yas evini andırırdı.Sanırım 12 Eylül yönetimi bu sorunu sirenlerin çaldığı,herkesin donup kaldığı saat dokuzu beş geçe olayı dışında biraz normalleştirdi. Ancak bu ülkede hala daha Atatürk karşıtıymış gibi görünmemek kaygısıyla yapılamayan pek çok şey var.
Mesela ,Anayasamızın 174 maddesinde yer alan " 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun";yani şapka giyilmesi zorunluluğu hakkındaki kanunu Atatürk'ün talimatıyla yapıldı diye, bugün hiçbir uygulama alanı ve anlamı kalmamasına rağmen,hatta resimlerinden son yıllarında Atatürk'ün dahi uygulamayı bıraktığı anlaşılan bu kanunu kaldırmaya hiçbir hükümet cesaret edemiyor.Yine aynı şekilde "26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun" her bakımdan sürekli ihlal edilmesine,erkekler için "bey",generaller için "paşa" kelimeleri özellikle kullanılmasına rağmen,anlamsız kalan bu kanunu kaldırmayı da kimse göze alamıyor.
Mesela ,Anayasamızın 174 maddesinde yer alan " 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun";yani şapka giyilmesi zorunluluğu hakkındaki kanunu Atatürk'ün talimatıyla yapıldı diye, bugün hiçbir uygulama alanı ve anlamı kalmamasına rağmen,hatta resimlerinden son yıllarında Atatürk'ün dahi uygulamayı bıraktığı anlaşılan bu kanunu kaldırmaya hiçbir hükümet cesaret edemiyor.Yine aynı şekilde "26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun" her bakımdan sürekli ihlal edilmesine,erkekler için "bey",generaller için "paşa" kelimeleri özellikle kullanılmasına rağmen,anlamsız kalan bu kanunu kaldırmayı da kimse göze alamıyor.Atatürk başlıklı tartışmaların bir diğer boyutu ise ,Atatürkçülük veya Kemalizm adı altında yapay bir ideoloji üretilerek bu ideoloji üzerinden statükoculuk yapılması. Oysa şu açıktır ki, Atatürk yaptıkları itibarıyla gerçekten de vizyon sahibi,ileri görüşlü, seçkin bir devlet adamı.Ancak asla bir ideolog değil.O,gündemde olan memleket meselelerine kafa yormuş, zamanının çağdaş uygulamalarını ülkeye yerleştirmek için büyük çabalar harcamış bir devlet adamı,bir liderdir.Ancak,Atatürk'ün yaptığı bir kısım uygulamaların,yani 80-90 yıl önce çağdaşlık anlamına gelen,fakat çağdaşlık kavramlarının çok kısa zaman aralıklarında değiştiği dünyamızda bugün için yukarıda sayılan kanunlar gibi demode olmuş olanlarının günümüzde Atatürkçülük adı altında vazgeçilmez diye dayatılması ve aynen yaşatılmaya çalışılması ülkenin gelişmesi önünde önemli ve büyük bir sorun iken aynı zamanda Atatürk gibi tam anlamıyla ilerici bir kişinin hatırası adına da saygısızlık anlamına gelmektedir. Statükoculuk, "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır" diyen bir liderin felsefesine taban tabana zıttır.Atatürk'ün çağdaşlaşma hedefi bellidir:"Muasır medeniyet seviyesine çıkmak".O halde geçen yüzyılda geçerli ilke ve kurumlarla bugün çağdaş olunamayacağı açık olduğuna göre bu tutuculuğun çağdaşlığa hizmet etmediği,başka amaçlar için kulanıldığı,istismar edildiği bellidir.
"Mustafa" filmi Atatürk'ün büyük ve üstün devlet adamlığı yanında herhangi birisi gibi insan yönünün de bulunduğunu gösterdi.
Atatürk'ün insani yönlerinin bilinmesi O'nu küçültmez,aksine daha iyi anlaşılmasını ve takip edilmesini sağlar. Nitekim Atatürk'ü başarılı kılan en başta kararlılık,yoğun çalışma,öngörürlük gibi özellikleridir.Zaten Atatürk gibi pozitivist düşünceye sahip bir kişinin gökten inmiş insanüstü bir varlık olduğunu düşünmek en başta O'nu anlamamak demektir.
Atatürk'ün insani yönlerinin bilinmesi O'nu küçültmez,aksine daha iyi anlaşılmasını ve takip edilmesini sağlar. Nitekim Atatürk'ü başarılı kılan en başta kararlılık,yoğun çalışma,öngörürlük gibi özellikleridir.Zaten Atatürk gibi pozitivist düşünceye sahip bir kişinin gökten inmiş insanüstü bir varlık olduğunu düşünmek en başta O'nu anlamamak demektir.Velhasıl Atatürk'ü bir insan olarak olduğu gibi tanımak,anlamak yeter. Yaptıklarını, yapmak istediklerini gördükten sonra, O'nun gibi bir liderin kanunlarla veya zorla sevdirilmeye hiç ihtiyacı olmadığı anlayacağımız ikinci şey olacaktır.
06.11.2008
"sarhoştum,hatırlamıyorum"
Türkiye'yi gezmekte iken tecavüz edilerek öldürülen İtalyan bayan sanatçı Pippa Bucca'nın sapık katili mahkemeye verdiği ilk ifadesini değiştirmiş ve cinayeti için “sarhoştum,hatırlamıyorum” demiş.Kafayı çektikten sonra yaptığı normalmiş,mazur görülmesi lazımmış gibi.Aman ne güzel ! Ayyaşlara,sarhoşlara her şey serbest.Tecavüz etmek,adam öldürmek, kaza yapmak,banka soymak vs.Bu tür işler için gözünü karartan manyak iki bira devirdi mi, gerisi kolay. Önce sen
bir niyetlendiğin cürümu işle, yakalanırsan adaletin şefkatli kolları seni sarhoş olduğun için hoş görür,idare eder."Niçin yaptın",cevap hazır; "alkollüydüm ,ne yaptığımı bilmiyordum".Harika bir mantık. Alkole sığınmak,alkol üzerinden gitmek,büyük olasılık katilin avukatının tavsiyesi bu söylem. Aslında haksız sayılmaz avukat.Alkol her kötülüğe, her suça deva olabilecek,üstünü örtebilecek bitmek tükenmek bilmez bir kaynak. İnsan olmadıktan, vicdanı olmadıktan, para hırsı, şehvet veya kin gözünü bürüdükten sonra,alkol canilik, sapıklık için destek veren, altyapıyı hazırlayan müthiş bir eküri.Sapık katilin ifadesini, şişede durduğu gibi durmayan, içenlerin çoğunluğunun yüzüne gözüne bulaştırdığı, kötülük kaynağı alkolü hala savunan,alkol kullanmayı çağdaşlık göstergesi olarak değerlendirenlere ithaf ediyorum.Alın size çağdaşlık !04.11.2008
PKK strateji değiştiriyor
Devlet son yirmi yıl içinde çeşitli nedenlerden dolayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde teröre karşı istenilen başarıyı sağlayamamıştır.Bununla birlikte,terör örgütü PKK da herhangi bir başarı sağlayamamıştır. Geçen süreçte elle tutulur başarı sağlayamaması bir yana uluslararası desteği azalan PKK'nın son aylarda yaptığı eylemlerle farklı bir strateji geliştirmeye çalıştığı anlaşılıyor.Bunun ilk aşaması karakol baskınları.Devletin geniş askeri ve silah olanaklarından dolayı şehit ettikleri her askerden çok daha fazla sayıda öldürüleceklerini bile bile karakollara saldırmalarının anlamı var.Asıl amaç;öldürülen her PKK'lı üzerinden bölge halkında devlete karşı kin,nefret duyguları oluşturmak, dış dünyaya karşı ise mazlum ve ezilen rolünü benimsetmek.Bölge halkı üzerinde sözkonusu psikolojik harekatta kısmen başarılı olunduğu söylenebilir.Sonuçta öldürülen her terörist bölge insanı ve ölümleriyle birlikte pek çok ailenin evine ateş düşüyor,aileler oğullarının terörist olduklarını unutarak evlat acısıyla tepki gösteriyorlar. Teröristlerin cenaze törenlerinin kalabalık mitinglere dönüştürülmesi de bunun bir göstergesi.Öte yandan kanlı eylemlerden bir türlü sonuç alamayacağını farkeden PKK'nın psikolojik manevrasının sonraki aşaması olarak DTP veya kapatılırsa başka bir parti çatısı altında sivilleşmeye dönüşme çabasında olduğu da söylenebilir.Zira baş terörist Abdullah Öcalan'a işkence yapıldığı iddialarının kasten yayılarak oturma eylemi ve kepenk kapatma gibi pasif eylemlere yönelinmesi, Başbakan'ın bölgeye ziyaretlerini engelleme eylemleri de PKK'nın sivilleşme çabaları olarak görülmelidir. Bu eylemlerin devamı muhtemelen ölüm oruçları gibi pasif eylemler olacaktır..
03.11.2008
bir insan olarak Atatürk:" Mustafa"
Atatürk hakkındaki Sarı Zeybek adlı kitabın yazarı,Atatürkçülüğü tartışılmayacak bir isim olan ,deneyimli gazeteci-yazar-televizyoncu Can Dündar'ın Atatürk'ün hayatını anlattığı "Mustafa" filmini izleyen pek çok kişinin hayal kırıklığına uğradığını, şaşırdığını,filmi beğenmediğini duyuyoruz.Ben filmi izlemedim.Ancak eleştirilerden anladığım kadarıyla zihinlerimize yerleşmiş,mitleştirilmiş insanüstü Atatürk portresi bu filmde yok.İzleyenler filmde dört dörtlük bir idol imajı bulacaklarını düşünürken diğer insanlardan çok farkı olmayan bir "Mustafa" ile karşılaşmışlar.Oysa gerçekten öyle değil midir?Atatürk te bizim gibi,ailesi, sevdikleri, sevmedikleri, egoları, yanlışları, başarıları,
hayalleri,zaafları olan bir insan değil miydi?Ülkeyi düşmandan kurtarmada önderlik etmesi, cumhuriyeti kurması O'nun etten, tırnaktan, duygulardan mürekkep bir insan olma gerçeğini değiştirebilir mi?Asıl sorun Atatürk'ün bizlere çocukluğumuzdan itibaren insanüstü bir kişilikmiş gibi anlatılması,empoze edilmesi.Atatürk'ün H.C.Armstrong adlı Amerikalı yazarın 1930'larda yazdığı ve kendini anlattığı Bozkurt isimli kitapta aleyhinde bazı yazılara hak vererek kitaba konulan ülkeye giriş yasağını kaldırttığını biliyoruz. Yine aynı kitapta ,Atatürk'ün çok sevdiği Fikriye adlı genç kız ile izdivacı başaramadığı, evlendiği Latife Hanım ile ayrıldıktan sonra ise bu işlerin ülkeyi yönetmekten daha zor olduğunu itiraf ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz.Bunların yanında Atatürk'ün, zamanında çok etkili olan nasyonal sosyalizmden etkilenerek ortaya attığı, ancak bugün için bilimsel geçerliliği kalmayan ,tüm dillerin Türkçeden kaynaklandığını kanıtlamaya çalıştığı Güneş Dil teorisinde yanıldığını ,içkiye olan zaafından dolayı sağlığını kaybettiğini,erken yaşta ölüm nedeninin siroz hastalığı olduğunu biliyoruz. Ancak bu yanılmaların hiçbiri O'nun Cumhuriyetin kurucusu, dahi bir komutan, vizyon sahibi büyük bir devlet adamı,bu ülke için büyük bir değer olduğu gerçeğini değiştirmez.Aksine ,içimizden biri gibi,bir insan gibi anlatılan Atatürk'ün anlaşılması,gençlere örnek olması, izinin takip edilmesi daha kolay olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


